Bilimin Duygusal Yanı

Uzun zamandır bilim insanlarının nasıl büyük bilim insanları olduklarına dair bir sorunun cevabını arıyorum. Bilim insanları nasıl bilim insanı oldular? Hangi yolları izlediler? Bu süreç içerisinde ne gibi sorunlarla karşılaştılar? Nasıl tarihe geçtiler? Biz de benzer yolları izlesek, büyük bir bilim insanı olup, tarihe geçebilir miyiz? Açıkçası beklentimin altında bir cevap bulabildim. Zaman içerisinde sorunun yaklaşımının yanlış olduğuna karar verdim. Çünkü bu insanlara birileri sen büyük bilim insanısın dediği için tarihe geçmediler. Bu insanlar önemli işler başardılar, insanlığın faydasına ürünler ortaya koydular ve bu yüzden şu an biz kendilerini saygı ile anıyoruz. O zaman soru nasıl büyük bir bilim insanı olurdan, nasıl iyi kaliteli bir çalışma ortaya çıkarılıra dönüştü. Nasıl kaliteli bir çalışma ortaya koyulur sorusunun daha ayrıntıları cevapları mevcut. Birçok insan kendi tecrübelerinden yola çıkarak bilimde kalitenin nasıl artırılacağına ve insanlık için faydalı ürünler ortaya çıkarılabileceğine dair çok çeşitli öneriler sunuyorlar. Hepsinin temel noktası ise çalışmanın gerekliliğinden geliyor. Ciddi düzeyde çalışma gerekliliği hepsinin ortak noktası ve bu sürecin temel koşulu.

Ancak çalışma gerekliliği çok yalın bir kavram. Özellikle bilim gibi ne tür maddesel sonuçları olabileceği işin başında belli olmayan bir alanda daha fazla çalışmak neden gerekli olsun? İnsan neden sonucunun nereye gideceğini bilmediği bir konuda emek versin? Günümüzün maddeye bağımlı dünyasında daha fazla çaba vermemizi sağlayan nedir? Burada ise bilimin duygusal yönünün sürükleyici gücü ortaya çıkıyor. Farklı toplumlarda bu durum farklı şekilde nitelendirilebilir. Örneğin aşk ile çalışan yorulmaz, tutkularımızın peşinden gitmek gibi. Burada bilimin duygusallığının bizi daha fazla çalışmaya sürüklemesinden bahsediyoruz.

Bilim kadar somut gerçeklere dayalı bir alanda duygunun gerçekten yeri var mıdır? İşte burada ise keşfetme hazzından aldığımız keyif açığa çıkıyor. Bir sorunun cevabını merak ettiğimizde duyduğumuz heyecanın sürükleyici gücü ile çalışarak bilimsel ürün ortaya koyuyoruz. Bu ürün sonucunda aldığımız keşif duygusu ise bizi daha fazla çaba sarf etmeye sürüklüyor. Bu konuda somut örnekler vermek gerekirse, yakın dönemden matematik ve fizik alanına bakabiliriz. 300 yıllık çözülemeyen Fermat’ın son teoremini ispatlayan Andrew Wiles’ın Horizon belgeseli girişindeki duygusu bizim için somut bir örnek. İspatın düzeltme kısmında sorunun cevabını bulan Wiles, bu durumdan aldığı keyfi açıklamakta sözleri yetersiz kalıyor ve cümlesini tamamlayamıyor. Higgs parçacığının keşfinin açıklandığında bu parçacığın olabileceğini 50 yıl önce ortaya atan Peter Higgs’in gözyaşları ise bize duygusallığın somut gerçeklerini sunuyor. Sadece bu iki alandaki örnekler bile bilimdeki keşif anına dair somut görüntüler olarak karşımıza çıkabiliyor.

Aslında duygusallığın, özellikle bilim alanındaki duygusallığın üzerine konuşmak çok kolay bir durum değil. Ortaya koyduğumuz ürünün insanlar tarafından kullanıldığını görmek, kuramsal varsayımlarımızın ispatlandığına şahit olmak veya sadece kişisel olarak zevk almamız sonucunda ortaya çıkan ürünler sayesinde aldığımız keşif duygusuna dair örnekler. Bu keşif ve üretim duygusunu diğer alanlarda alamayacağımızı düşünüyorum. Aslında burada başka hiçbir şekilde sahip olamayacağımız bir duygunun peşine takılmış oluyoruz. İşte sırf bu yüzden de bilim alanında çalışmak bizim için hayatta aldığımız en büyük keyif oluyor. Belirli bir zamandan sonra bu duyguya âşık olup, tüm ömrümüzü onunla birlikte geçirmekten dolaylı büyük mutluluk duyuyoruz.

Bu yazı Araştırma Teknikleri kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir